| |
DÖRT GÖZ
|
Hızır Ovacık
|
|
|
|
|
|
-Dördüncü basım için yeniden düzenlenmiştir.-
Ne çok taşınıyoruz bilseniz.
Kandilli, Aşkale, Etimesgut, Yeni Mahalle…
Yarın yine yollardayız. Bu kez Diyarbakır’a gideceğiz.
Bıktım taşınmaktan!
─ Anne beni Nejat Amcalara bırakın. Dönünce alırsınız hıı? Uslu çocuk olsam alırlar mı beni?
Gülmekten kırılıyor. Oysa ciddîyim ben!
MEHMETÇİK İLKÖĞRETİM OKULU
Trendeyiz.
Annem şirinlik yapıyor aklı sıra:
“Tren gelir hoş gelir
Ley ley, limi limi ley
Odaları boş gelir
Limi limi güzel gel bize”
Dağlar, ormanlar, tarlalar, kısa, uzun tüneller… Bazen içimizi ferahlatan, bazen bomboş, kupkuru görüntüler… Nihayet Diyarbakır’dayız. “Kurtalan Ekspresi” çilem sona eriyor.
Yol boyunca anlattılar: Aman bir karpuzu varmış da çoook büyük ve çoook tatlıymış da… “Dondurmacı Şehmuz”un dondurmaları, tatlıları nefismiş de…
Öfkem geçmiş değil daha. Ağzım sulanıyor, ama belli etmiyorum.
─ Beni Ankara’da bıraksaydınız keşke.
─ Kusura bakma canım. Sensiz hiçbir yere gidemeyiz.
Ben de onlarsız yapamam. Beni sevdiklerini biliyorum; e yani, onlar da bensiz yapamaz.
Babam asker. Taşınıp durmamız ondanmış.
Kaçıncı okul, kaçıncı öğretmen, kaçıncı yeni arkadaş grubu…
5 A’nın çalışkan öğrencilerindenim. Ankara’da en ön sıradaydım, burada en arkalardayım. Erkek arkadaşlarımın bir bölümü biraz farklı konuşuyor, ama kızlarla iyi anlaşıyoruz. Sıra arkadaşımın adı Gülcan. Defteri pırıl pırıl. O olmasa, yazısı okunaklı olmasa sınıfta kalır mıydım acaba? Çünkü tahtaya yazılanların bir bölümünü okuyamıyorum. Gülcan’a hayranım. O hepsini okuyabiliyor.
BEN BOZMADIM ANNE
Bugün Pazar. Şehmuz’un koca külah dondurması elimde, şapur şupur yiyorum. Ailece Kasaplar Çarşısı’nda dolaşıyoruz.
Hava güzel, dondurma güzel, çarşı güzel…
Hemen önümüzde şapkasız bir subay var. Şaşırıyorum.
─ Anne bak, asker elbisesiyle şapkasız da dışarı çıkılabiliyormuş.
─ Asker değil ki o. Pantolonundaki çizgilere baksana.
─ Çizgi yok ki pantolonunda!
─ ?..
Kolumu çekiştirip adama yanaştırıyor. Yok işte çizgi mizgi.
─ Bak, yokmuş gördün mü?
─ !..
Biraz daha yanaşıyoruz.
─ Şimdi görüyor musun?
─ Neyi?
Annemin eli titriyor. Ne yaptım ki ben?
Babam yere çömelip elimi tutuyor.
─ Şu karşıdaki evin üstünde kaç güvercin var?
Anlayamıyorum, korkuyorum, sanki bana kızıyorlarmış gibi.
─ Üç!
Annemin gözleri ıslak. Babam, “Eve dönelim Suna. Yarın…” deyip susuyor. Çok üzgün. Ben de üzgünüm. Suçum nedir anlamıyorum.
─ Ben bozmadım anne. Yemin ederim bir şey yapmadım ben!
Annem: “ Büyüdün, ağırlaştın, seni taşıyamam artık.” demiyor. Kucağına alıyor beni. Bir o sarılıyor, bir babam; bir annem öpüyor, bir babam.
─ Canım, yavrum, bebeğim… Kötü bir şey yaptığın yok, sakin ol.
DOKTOR AMCA
Çok şakacı. Bizi durmadan güldürüyor.
Gözlerimin önüne koyduğu camları değiştirdikçe okuyamadığım harfleri de okuyabiliyorum. Camlar değiştikçe babamın gözleri büyüyor.
─ Kaç derece doktor?
─ Dört! İnanamıyorum. Yani nasıl… Yani siz…
─ Ne deseniz haklısınız.
Annem bana sarılıp ağlıyor. Neden? Her şeyi görüyorum, harfleri okuyorum, tahtayı bile okurum belki. Bana daha önce gözlük almadıkları için mi ağlıyor acaba?
Gözlükçü, ev, ertesi gün okul.
Gözlüğüm cebimde. Öğretmenime sürpriz yapacağım.
─ Günaydın çocuklar!
─ Günaydın öğretmeniiim!
Biraz ağır. Olsun varsın.
Beni görmüş müdür? Gözlüğümü fark etmiş midir?
Ders başlıyor. Gülcan kulağıma fısıldayıp duruyor: “Gözlük mü aldın?”
Cevap vermesem susacağı yok.
─ Mmmm…
Problem çözülecek. Tahtaya her yazılanı okuyabiliyorum. Ok gibi ayağa dikiliyorum. İlk defa parmağım havada.
Öğretmenim şaşırıyor.
Sevinçle haykırıyorum:
─ Ben çözebilir miyim öğretmenim?
Kısacık bir bekleyişin ardından tahtaya kaldırıyor beni.
İşlemi bir çırpıda çözüyorum. Sınıfta anlayamadığım mırıltılar var. Ben de onlar gibi tahtaya kalkınca sevindiler mi acaba?
DÖRT GÖZ
Sevinmemişler.
Teneffüs boyunca hep bir ağızdan bağırıyorlar:
─ Dört göz!
─ Dört göz!
Yalvarıyorum, susmuyorlar; ağlıyorum, acımıyorlar.
Tuvalete koşarak giriyor, gözlüğümü yere atıp çiğniyor, çiğniyorum.
Öğretmenim bir bayan öğretmenle gelip tuvaletten zorla çıkartıyor beni.
Müdür beyin odasında babamı bekliyoruz.
Bir daha gözlük takmayacağım!
Babam, hiç konuşmadan müdür beyi ve öğretmenimi dinliyor. Bana hiç kızmıyor. Elimden tutup eve getiriyor beni.
Evde, hemen hemen öğretmenimin ve müdür beyin söylediklerini tekrarlıyor:
─ Bizi seviyor musun?
─ Evet!
─ Kendini?..
─ Bilmiyorum!
─ Başın ağrısa ilaç alıyorsun, daha iyi olmak için değil mi? Gözlük takmak da öyle bir şey işte. Daha iyi görüyorsan niçin takmayasın?
─ Dört göz, diyorlar! Alay ediyorlar!
─ Konuşmanla, elbisenle de alay etmediler mi?
─ Ettiler, ama güzel olan seninki, dedi öğretmenim bana.
─ Güzel olan, doğru olan, tahtayı okuyamamak mı peki, gözlük takan arkadaşlarına “dört göz” demek mi? Yanlışa kızıp doğruyu yok etmek mi güzel olan?
─ …
─ Seni seviyoruz. Öğretmenin, müdür bey, Gülcan, hatta tüm yaramazlıklarına rağmen arkadaşların da seviyor seni. Örnek olsan, üç dört arkadaşın daha gözlük takabilse senin sayende, övünsek, gurur duysak kızımızla…
Gece boyunca düşünüyorum.
Babam haklı.
GÖZLÜĞÜMÜ SEVİYORUM
Sabahleyin annem ve babam götürüyor okula beni.
İkinci gözlüğümü yalnız sınıfta takıyorum. Şimdilik. Belki dışarıda da takarım. Biraz alışayım da…
Kimse alay etmiyor. Öğretmenim sınıfta bir şeyler anlatmış. Müdür bey de…
Bir hafta geçti. İyice alıştım ona.
Gözlüğümü seviyorum.
Gülcan’ı, öğretmenimi, arkadaşlarımı…
İki arkadaşım daha gözlük aldı. Sınıfta üç “dört göz”lü var.
Evet dört gözlüyüm! Evet, gözlük kullanıyorum!
Dünya onunla daha güzel.
Hızır Ovacık, İstanbul, 2010.
|
|
[369
kişi okudu]
[1
kişi yorum yaptı]
|
|
| YORUMLAR |
|
Halis Ayhanlı (29.01.2010)
Çok güzel, hitap ettiği kitle için eğitici, öğretici ve psikolojik duvarları yıkıcı harika bir hikaye olmuş efendim. Bu tür hikayelerin çocuklarımızın gelişiminde önemşli bir yeri olduğuna inanıyorum. Hele ki bu güzellikte yazılırlarsa... Bu arada, hikayenin başında -Dördüncü basım için yeniden düzenlenmiştir.-
ifadesi var. Dördüncü basımı yapılan kitabın ismini de yazarsak daha doğru olabilir diye düşünüyorum.
Kalbinzie ve kaleminize sağlık saygıdeğer hocam... Saygılarımla...
|
|
|