|
|
|
|
|
François Ozon’un özlenen sükunetine döndüğü (‘Kumun Altında’, ‘Havuz’), hatta Ece Ayhan’ı izleyerek ‘anneler annelikten sessizlikten çekilmesini bilmelidir abiler’ dediği ‘Sığınak’ üzerine yazacaktım. Ne var ki, sorduğu sorulara sakin ama çok kesin cevaplar veren ‘Sığınak’, ‘Oyuncak Hikayesi 3’ün yanında soldu, uzaklaştı. ‘Sığınak’ yetişkinlikte geçiyor çünkü, çocuklukta aldığımız yaralar kapandıktan sonra; kararlarımız artık birer ‘kararmış gibi’ yapabildiğimiz, çocukluğun soğuk gecelerini unuttuğumuz zamanlarda. Oysa ‘Oyuncak Hikayesi 3’ tam o unuttuğumuz zamanların hikayesi. ‘Gönülçelen’in kahramanı Holden’in birçok çocuğu yıllarca meşgul eden sorusu ‘Göl kışın donunca ördekler nereye gider?’ idi. Bu soru hayalgücüyle öteki yaratıkların kaderini merak etmek, onlara üzülmekten başka bir şey değildir. ‘Oyuncak Hikayesi 3’ de çok daha geniş bir çocuk ahalisine derinlerde bir yerde benzer bir soru sorduracak: ‘Çocukken sevdiğimiz şeyler, onları bir kutuya kapatıp unuttuğumuzda nasıl hissederler?’ Bir Pixar filminin bu kadar esasa dair bir soruyu sormasında itiraf ediyorum ki sinir bozucu bir yan var, ama bir taraftan ‘adil’ bir yan da. Karanlık en çok nerede birikiyorsa sorular da orada beliriyor olabilir. Sineması kabuslar üzerine kurulu David Lynch’in bizim için tanıdık bir ülke haline getirdiği Amerikan banliyösünün bu animasyon versiyonu, yanyana sokakların aşılmaz uzaklığında (Elm Sokağı, birinin adı!) Andy’nin çocukluk oyuncaklarını atsın mı saklasın mı kararsızlığı aralığında bir grup oyuncağın başına gelenleri anlatıyor ve oyuncakların, dolayısıyla ‘şey’lerin kendilerine özgü bir hayatı hatta kaderleri olduğu hissini derinden kurcalıyor. Bu hisse inananlar, buna üzülmeyi unutmamış olanlar iki adet kovboy, bir uzay kahramanı, iki patates kafa, bir Barbie, bir yaylı köpek, bir yeşil dinozor, üç adet uzay yaratığı gibi belki de hiç umursamadıkları oyuncakların hayatta kalma savaşına kesinlikle takılacaklar.
Oyuncakların kazara düştükleri ana okulundaki dikta rejiminin elebaşları pembe ayı, Lynch-ötesi sakat taşbebek, mor ahtapot, gözcü maymun ve her totaliter rejimde görülen karakterlerden, arada kalmış oyuncak telefon aracılığıyla verilen politik dersle daha çok ilgilenenler bile ayı ile taşbebeğin geçmişlerindeki travmatik ‘unutulma’ olayını görmezden gelemeyecekler. Zaten denebilir ki film şiddetle ‘unutulma’, ‘ihmal edilme’ ve bundan türeyebilecek her şey üzerine... Lewis Caroll ‘ya o seni rüyasında görmekten vazgeçerse?’ diyerek bu acı durumu çocukluk kabuslarıyla fantastik edebiyat arasında ağır ağır süzülen ‘Alice...’lerinden birinde dile getirmişti. Proust Efendi, bilmemkaç ciltlik eserini annesinin küçük Marcel’e vermekte geciktiği gece öpücüğünün yarattığı ızdırabı anlatan uzun sahneyle açar ve denebilir ki eserin geri kalanı da bu sahnenin ‘unutma’ ile ‘hatırlama’ arasındaki yetişkin çeşitlemesidir. ‘Oyuncak Hikayesi 3’ü çocukluğa özgü bir aşırı hassasiyetin, bir hayal gücü yoğunluğunun filmi olarak (ya da bu hissiyatla) ‘okumak’ mümkün. Öte yandan, oyuncakların maceralarının ‘Indiana Jones’vari heyecanıyla, kimlik krizli Ken’le beklenmedik biçimde ilkeli Barbie’nin saçmalıklarıyla, uzay adamının şahane İspanyol taklidiyle eğlenerek seyretmek de... Gene de, bazı filmlerden çıktığımızda gözlerimizi kırpıştırırken kendi kendimize sorduğumuz soru var ya, ‘bu gördüğüm sadece gördüğüm müydü, yoksa sadece gördüğüm değil miydi?’- o soruya inanmalı. Öyle ya, oyuncaklarını seven ve onlara iyi davranan küçük Bonnie bu korkunç dünyada nasıl o kadar tekinsizce iyi kalabiliyordu ve neden onu ilk gördüğümüz sahnede o korkunç maymunu kucaklamış olarak oturuyordu?
Fatih Özgüven |
|