|
|
|
|
|
Oğlunun vefatının üzerinden bir hafta geçmesine rağmen; evlerinin yanındaki arsaya kurulan taziye çadırı dolup dolup başalıyordu.
Her gelen mutlaka yiyecek bir şeyler getiriyordu. Kimi hazır yemek, kimi tereyağı, bakliyat, çay-şeker v.b. şeyler...
Taziye için uzaktan-yakından herkese yemek vermek adettendir yörede...
Taziye süresince, günde üç öğün sofra kurulur ve o anda orada kim bulunursa, yemek yedirilmeden gönderilmez.
Şehmuz''un geleninin-gideninin çok olması biraz da O''nun şahsıyla ilgili... Kasabada -hatta civar köylerde- sevilen ve saygı duyulan birisidir Şehmuz.
Babası Beşir Ağa''ya pek benzemediğini söylerler kasabanın yaşlıları... Rahmetli babası, o kadar despot birisiymiş ki, onun geldiğini gören garibanlar hemen hazırola geçerlermiş. Fakat, arkası olanlarla da iyi geçinmek için elinden geleni yaparmış!..
Şehmuz''un, babasına benzememesinin nedenini, biraz da mektep-medrese görmüş olmasına bağlıyorlar.
Ayrıca garip-gureba dostu... Kasabaya gelen bir yabancı ve devlet görevlisi mutlaka onun evinde misafir edilir, yedirilir içirilir...
Küçük oğlu Osman''ın teröristlerce şehit edilmesi nedeniyle taziyeye gösterilen aşırı ilgi, daha çok Şehmuz''un ektiğini biçmesi anlamına geliyor.
Taziyenin ilk günlerindeki gibi, ağlamalar-sızlanmalar kalmamış; artık ekinden, bağdan-bahçeden ve herkes yaşadıklarından bahseder olmuştu. Hele içlerinden birisi vardı ki; siyasetten, ekonomiden, edebiyattan, hukuktan bahsederek esip savuruyor, atıp tutuyordu. Sanki sadece kendisi vardı orada. Ve diğerleri bir hiçti onun nazarında...
Onun bu konuşmalarından ve hareketlerinden herkes rahatsız oluyordu; ama misafir olduğu için de kimse olumsuz bir tepki vermek istemİyordu.
“Yeter konuştun, taziye evinde böyle şeyler konuşulu mu?” der gibi yüzüne anlamlı anlamlı bakanlar mı dersin, sinirinden yerinde kıvrananlar mı dersin!.. Herkes değişik bir şekilde tepki veriyordu, fakat anlayan kim!..
Hazır bu kadar kalabalığı bulmuşken, biraz da Ergenekon davasından ve Anayasa değişikliğinden bahsederek hukuki konularda aydınlatmaya çalıştı oradakileri.
Altmış yaşlarında olan o adama daha fazla tahammül edilemeyeceğini ve birisinin susturmasının gerekli olduğunu düşünan kırk beş yaşlarında, hafif kilolu, anlı açık, kerli ferli, siyah elbiseli birisi, gayet sâkin bir şekilde:
“Affedersiniz beyefendi, siz ne iş yapıyorsunuz?” dedi.
“Ben mi?.. Ben ...dan emekliyim” dedi ciddi bir şekilde...
“Maşallah kendinizi iyi yetiştirmişsiniz, her konuda! Bizler de çok istifade ettik bu parlak bilgilerinizden!.. Sizden öğrendiklerimi, Hukuk Fakültesi''nde öğrenemedim. Bu nedenle size teşekkür ederim!”
Kendisiyle alay edildiğini anlamayan bu lafazan adam:
“Kendimi övmüş gibi olmayayım ama, öyleyimdir... Ben her yere girer çıkar, herkesle muhabbet eder ve onlardan bir şeyler öğrenirim...” diyerek bağdaş kurdu oturduğu minderde.
Artık bunu susturmanın zamanı geldiğini düşünen hukuk mezunu adam:
“Sana birkaç soru sormak istiyorum, müsaade ederseniz” dedi.
“Tabii, tabii sorabilirsiniz!”
“Müddeiumumî ne demektir, yazılışı nasıldır? Bu birinci sorum. İkinci sorum da; en son okuduğun kitabın adı nedir?..” der demez, kıvranmaya başladı, etrafına baktı, kaşlarını çatarak. Bir müddet sessizlikten sonra:
“Bunun ne ilgisi var?.. Neyse ne... Çok mu önemli yani?.. Bu kelimeyi hiç duymadığıma göre, demek ki gereksiz bir şey... Okuduğum en son kitap da, sendikanın verdiği Toplu İş Sözleşmesi kitapçığı... Emekli olmadan önce işyeri temsilcisiydim ve bütün maddeleri ezberlemiştim...” diyerek ayağa kalktı ve kimse ile göz göze gelmeden çadırdan ayrılıp gitti.
Herkes bir ooh çekerek:
“Ağzına sağlık” der gibi, avukat olduğunu öğrendiğimiz adamın yüzüne baktı!
“Söz ilaç gibidir; kararında olanı yaşatır, fazlası öldürür.” diyor Hz. Ömer(r.a.)
|
|