|
|
|
|
|
İfade edilemeyen bazı duygular ve düşünceler, somut nesne, rumuz veya sembolle anlatılmaya çalışılır.
“Baykuş ve karga, uğursuzluğu...
Merkep, bönlüğü...
Domuz, necaseti...
Kaz, alıklığı...
Aslan, cesareti...
At, zekâ ve adaleti...
Köpek, sadakati...
Bülbül, aşkı...
Kelebek, gençliği sembolize eder.” der, Ahmet Haşim.
Kelebeğin, gençliğin timsali oluş nedeni; yaşlanmaya fırsat bulamamasından olsa gerek. Çünkü, doğumu ile ölümü bir oluyor neredeyse...
Kelebekler genellikle üç gün yaşarlar; bir-iki ay yaşayan cinsleri de var tabiî.
Yumurtalarını ağaç yapraklarına ve ağaç kabuklarının arasına bırakıyorlar ki, kurtçuk olur olmaz yapraklarla beslenebilsinler...
Yumurta, kutçuk, tırtıl aşamalarından sonra meydana gelen kelebeklerin; mavi, yeşil, kırmızı renkli simetrik kanatları vücudundan büyüktür.
Çiçekten çiçeğe konup, çiçek tozlarıyla döllenmeyi de sağlarlar.
Doğada besin zincirinin önemli bir halkası olan kelebekler; diğer böceklere, kurtlara, kuşlara, farelere, kurbağalara, kertenkelelere yem de olurlar, çoğu zaman...
Vücut sıcaklıkları düşük olduğunda uçamazlar. Uçabilmek için, ısılarının 28 derecenin altına düşmemesi gerekmektedir. Serin havalarda, kanatlarını güneşe doğru çevirerek güneşlenir ve ısınırlar.
Uçma hızları, ortalama saatte 50 km.dir.
Koza içinde olan bir tırtıl, üç günde 450-900 m. ipek ipliği yapar. 1500 m. yapan cinsleri de mevcuttur.
Ne zaman bir kelebek görsem, çocukluğumda şahit olduğum yürek sızlatan olaylar gelir gözlerimiz önüne:
Köyümüzde dut ağacı çok olduğu için, -profesyonelce olmasa da- ipek böceği üretimi yapanlar oluyordu.
İlk baharda havanın ısınmaya başlamasıyla, babam küçük şişe içerisinde ipek böceği yumurtası satın alıp, bir tepsinin üzerine yayarak sıcak bir ortamda muhafaza altına alırdı.
Yumurtalar üç-beş gün sonra lavra haline gelerek, hareketlenmeye başlardı. Onları izlemek büyük bir zevkti benim için...
Meydana gelen bu kutçukları beslemek için de, dut yaprakları ufak ufak duğranır tepsinin üzerine serilirdi. Birkaç saatin içinde, yapraklar delik deşik olurdu.
Gün geçtikçe büyüyen bu sevimli yaratıklara tepsi dar geldiğinden; geniş özel ortamlar hazırlanır ve dut yaprakları doğranmadan verilirdi.
Tırtıl haline gelince de, yapraklar dallarıyla ikram edilidi, kelebek adaylarına.
Olgunluk döneminin sonunda, salgıladıkları bir madde ile ağaç dallarının veya yapraklarının uygun yerlerine kendilerini bağlayarak koza örmeye başlarlardı.
Bir-iki günde, dıştan içe doğru ördükleri kozaya kendilerini mahkûm ederek şaheserlerini olgunlaştırmayı sürdürürken, elveda ediyorlardı bizlere...
Günlerce seyrettiğim ve beslenmelerine yardımcı olduğum sevimli dostlarımdan ayrı kalmak çok hüzün veriyordu bana. Oysa, büyüklerim seviniyordu, kozaları gördükçe...
Yaklaşık 10-11 gün sonra, görevlerini tamamlayıp kelebek olduklarını anlamak için, annem kozalara kulağını verip dinlerdi.
Sesin geldiğini tespit edince; tek tek toplayıp sıcak su kazanının içine atardı.
İlk defa gördüğüm zaman, sıcak su kazanının içine atış nedenini sorunca, annem:
“Böyle yapmazsam, kelebekler kozayı delerek dışarı çıkar; delinen kozanın ipeği de bir işe yaramaz. İpek parça parça olur!” diyerek merakımı giderdi.
Ama çok üzülüyordum, yüreğim sızlıyordu bu manzarayı gördükçe. Hele sıcak suda can verirken çıkardıkları sesler!..
Nurten Kederoğlu bir şiirinde şöyle diyor:
Kelebekler ağlamazmış...
Öyle derdi annaannem,
Ağlıyor yavrum onlarda ağlıyor!..
İpekten elbisesi içinde, gözyaşları akar yüreğine
Feryat edemezler, sesleri çıkmaz,
Hep güzel hep uysal, olmak zorundadırlar...
Ama ağlarlar kimse göremez.
Kısacık ömürlerinde, hep başkaları için yaşarlar,
İpek eğirirler ödülü can vermektir,
Güzel olurlar bedeli candır, vitrinlere konarlar.
Hep güzel diye hayranız, mutlu sanırız...
Ya bir de dile gelip anlatabilse,
Ya bir de sesi çıksa da, feryadını duyurabilse,
Kime şikâyet etsin!..
Çeker çilesini sessizce,
Kelebekler de ağlar yavrum, kelebekler de!..
İnsanlar için kendini feda eden, diğer yaratıklara yem olan ve hayattan hiçbir beklentisi olmayan bu sevimli yaratıklara da, bu görevler verimiş herhalde!.. |
|