|
|
|
|
|
Yıllaca yatalak olan eşine hizmet etmesine rağmen, hiç şikayetçi olmadı durumundan. Hiç değilse, evde konuşabileceği, üzüntüsünü ve mutluluğunu paylaşabileceği birisi vardı. Onun nefes alıp vermesi bile, kendine güç veriyordu.
Dört çocuğundan sadece kızı köyde ikâmet ediyordu. Oğulları, çoluk-çocuğunun rızkının peşine düşerek, uzak illerde bulmuşlardı kendilerini... Böyle olunca da, hasta annesine ve babasına yardımcı olma işi kızı Fatma''ya kalmıştı.
Ali Dayı''nın kendisi eşine hizmet etmesine rağmen; evinin ağır işleri Fatma''nın omuzları üzerindeydi. Çamaşırlarını yıkama, evini temizleme, zaman zaman yemek pişirme... gibi işler, Fatma''nın asli görevleri arasındaydı.
Kısacası; bir ayağı evinde, bir ayağı anasının yanındaydı. Zaten Ali Dayı, önce Allah''a, sonra kızına güveniyordu. Her ağzını açtığında “Allah yüzünü güldürsün Fatma''nın” der, başka bir şey demezdi.
Her üç oğlundan da, şikâyetçi olmasına rağmen “Ama ne yapsın onlar da... İşlerini güçlerini bırakıp da köye gelecek değiller ya! “ diyerek, kendi kendini teselli ediyordu.
Oğulları uzaktaydı ama, gönüllerinin de pek yakın olduğu söylenemezdi. Senede bir defa, baba ve analarını görmeyen ya gidiyor, ya gitmiyorlardı.
Her şeye rağmen Ali Dayı''nın, oğullarına bir defa bile beddua ettiği görülmedi.
Yaklaşık beş sene hizmet ettiği, altmış yıllık eşinin durumu ağırlaşınca, oğullarına heber verildi...
Ama ikisine nasip oldu ancak, annelerinin son nefes alış-verişini görmek...
Eşinin ölümü üzerinden bir sene geçtikten sonra; yaşlı ve kimsesiz biriyle ikinci evliliğini yaptı Ali Dayı. Yaşlı olmasına rağmen, o eşinden de çok memnundu. Hiç değilse bir arkadaştı kendisine...
Fakat çok uzun sürmedi, bu beraberlikleri. Yakalandığı bir amansız hastalıktan o da göç eyledi, fâni âlemden bakî âleme...
İkinci eşini de kaybedince, artık yeniden evlenmeyi düşünmedi. Zaten oldukça yaşlanmış ve dizlerindeki ağrı kendisine aman vermiyordu.
Oğullarının yanına gitmekte sitemedi!..
Her zamanki gibi “Önce Allah''a, sonra Fatma''ya güveniyorum” diyerek, yalnız yaşamayı tercih etti.
Evinde üç sadık dostu vardı:
Kur''an-ı Kerim''i,
Zemberekli saati ve
Yapraklı duvar takvimi...
Ziyaretine gelenlere, evde yanlız olmadığını söylerdi hep!.. Ama bunun ne anlama geldiğini de açıklamazdı kimseye!..
Dizleri ağrıdığı için, camiye de gidemiyordu. Cuma namazı hariç, beş vakit namazını evinde kılar; her namazdan sonra da, üç-beş sayfa Kur''an okumadan yerinden kalkmazdı.
Çok prensipli ve dakik birisiydi Ali dayı:
Her akşam namazını kıldıktan sonra; o günkü takvim yaprağını koparır, arkasındaki yazıları okur, çok hoşuna gidenleri Kur''an''nın arasına kor; ardından da, zemberekli saatini kurardı.
Saatini çok seviyordu; “tik, tak” diye çıkardığı yüksek sesler, o kadar hoşuna giderdi ki... Sesi daha iyi gelsin diye, kutusunun kapağını açık bırakırdı hep...
Ona göre; saat “Allah, Allah!” diyor ve kalbinde bir titreşim meydana getiriyordu. Bu nedenle saatine çok düşkündü. Arızalanır diye, kimseye ellettirmezdi onu...
“Bu zamanki saatlerde saat mı yani!.. Çalışıp çalışmadıkları bile belli değil. Ancak gözünüzü üzerinden ayırmazsanız anlarsınız...” diyerek hafife alırdı, pille çalışan saatleri.
Doğru çalışsın diye, hep aynı zamanda kurardı saatini. Kurduktan itibaren, en fazla 36 saat çalışıyordu, bir daha kurulmazsa...
Yaşlı ve hasta olduğu için, ne olur ne olmaz diye, evin anahtarının birini de Fatma''ya vermişti. O da ne zaman gelse, kapının tokmağını vurmadan içeri girer, yiyecek bir şeyler getirmişse mutfağa bırakır, ondan sonra giderdi babasının yanına. Çoğu zaman, yanına varıncaya kadar kızının geldiğini hissetmezdi bile...
Fatma, hemen hemen hergün uğrardı babasına...
İşi olupta gidemediği zamanlar, yüreğinde bir burukluk hissederdi. Ama kendisi de yaşlanmıştı; bir takım sağlık problemleri vardı, ağır ev işleri yapmada zorlanıyodu. Allah''tan ortanca oğlu bir çamaşır makinesi almıştı da, kurtulmuştu elle çamaşır yıkamaktan.
Kronikleşen bel fıtığı, kış olunca daha amansız hâl alıyordu Fatma''nın... Geçen kış ocak ayının ortalarına doğru; hem bir doktora görünmek, hem de birkaç gün çocuklarının yanında kalmak için şehre gitti. Gitti ama, gözü hep babasınınn yanında kaldı, “bu kışta kıyamette ne yeyip içecek, bulaşıklarını nasıl yıkayacak ...” diye.
Ali Dayı, 13 Ocak günü imama haber göndererek yanına çağırdı. Ve:
“Sen iki gün sonra maaşını almak için şehre gideceksin. Şu para ile listeyi al da, yazılı olanları bana getir, bi zahmet” diyerek uzattı imama.
“Ne zahmet Ali Dayı” dedi imam.
Bir müddet muhabbet ettikten sonra, akşam ezanı okumak için yanından ayrıldı imam.
O da her zamanki gibi; akşam namazını kıldı, takvim yaprağını koparıp okudu, saatini kurup üzerinin örtüsünü itina ile örttü...
Yatsı namazını da kıldıktan sonra, odun sobasının ateşini çekerek mangala koydu, üzerini külle örttü, sabaha sıcak su lazım olur diye, üzerine bakır tencere ile su koydu...
Gerekli bütün hazırlıklarını yaptıktan sonra da, duasını yaparak yatağına uzandı!..
İmam, Ali Dayı''nın sipariş verdiklerini satın alarak , aynı gün oğluyla gönderdi.
Kapıyı çalan imamın 16 yaşındaki oğlu; uzun bir bekleyişten sonra, kapı açılmayınca evine döndü, babasına anlattı durumu.
İmam heyecanlandı; ama “belki uyuyordur” diye duygularını kimseyle paylaşmadı. İkindi namazını kıldırdıktan sonra, kendisi gitti Ali Dayı''nın kapısına.
Önce tokmağı çaldı hızlı hızlı... Pencerenin önüne giderek, cama çakıltaşı atıp “Ali Day!..” diye seslendi birkaç defa... Ne yaptıysa, ümitle beklediği sesi alamadı bir türlü...
Kuşkuları arttı iyice!
Kardeşlerini, akrabalarını ve bazı komşularını haberdar etti durumden. Beş-altı kişilik bir grup, kapısının önüne giderek seslendiler. İçeriden hiçbir ses gelmeyince, kapıyı kırmayı kararlaştırdılar.
Damadının abisi, iri cüssesiyle bir omuz vurunca kapı açıldı hemen.
Odaya girilmeden tekrar seslenildi.
Yine ses yok!..
Heyecan doruktaydı herkeste!..
Odanın kapısı aralanır aralanmaz, hafif bir koku yayıldı etrafa! İçeri girilip, kayrolanın olduğu tarafa bakılınca da:
Sararmış benzi, kirpiklerini kırpmadan kapıya doğru bakan ela gözleriyle karşı karşıya kalındı!.. Sağ elini de aynı yöne doğru yorganın üzerine uzatarak “Nerede kaldınız?”
der gibi bir hâli vardı!..
İmam:
“İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demesinden sonra.
“Allah rahmet eylesin” dedi herkes.
Vakit oldukça dardı ve hemen defnedilmesi gerekiyordu!..
Eşe-dosta, köylülere haber verildi; çocuklarına telefon edildi...
Bir taraftan mezar kazılırken; bir taraftan da, yıkamak için hazırlıklar başladı...
Bütün vazifeler yerine getirilip, gökyüzü kararmadan köy mezarlığına defnedildi.
Taziyeye oturulmadan; neden ve ne zaman vefat ettiğini konuşmaya ve incelemeye başladılar...
Duvardaki takvim 14 Ocak''ı; ondan ayrılmak istemeyen kâdim dostu zemberekli saat, 05.56''yı gösteriyordu... Belki de, Ali Dayı''nın kalbi ile saat aynı anda durmuştu, kim bilir!..
Yıllarca babalarından ayrı yaşayan oğulları; cenaze namazını bile kılamadıkları için “ah tuh!” ederken; Fatma da, babasının ölümünde yanında olamadığı için kendini suçlu hissediyordu.
Ama nafile!!!..
Canab-ı Allah Nisa Süresi''nin 36. ayetinde:
“Allah''a ibadet edin ve O''na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya-babaya iyilik edin; akrabaya da, öksüzlere de, yoksullara da, yakın komşulara da, yakın arkadaşlara da, yolda kalmış olanlara da, ellerinizdeki kölelere de...” diye emrediyor.
|
|